Duyuru:

Web sitemize hoş geldiniz, umuyoruz ki web sayfamızı beğenirsiniz ve her zaman misafirimiz olursunuz.

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2014 Çarşamba

ALTIN SAÇLI KIZ

ALTIN SAÇLI KIZ
Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş yapıldığı zamanın birinde... Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu . evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş.

Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç . bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış.

Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten.

Menzile haftada . bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş.

. Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de... Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış “gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına.

Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyrun” demiş gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getimiş. “Açım” demiş bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş. Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş bu güzel insanlara:

“Allah ne muradınız varsa versin.
Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz.
Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun.
Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun.
Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun.
Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden.”

Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş. Kadın . hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur olur, kalırım” diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile.O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları.


Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda. İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle “durun” . demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup . yollarına devam ederlermiş.

Birgün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken ak sakallı bir dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi. Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı. Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre. Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline koluna, diline kulağına bir de aklına hakim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını duydular. Ben sana söyliyeyim mi . ne oldu nalbanta?”

Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye, karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş ak sakallı dede konuşmaya. “Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a çıkacaktı belki de.” Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler.

Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, . yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler.

20 Aralık 2013 Cuma

Dua'nın Gücü




Duanın gücü
"Eyman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir." (el-Bakara, 153)



Evleneli 15 yıl olmuştu. Eşi anlayışlı, çocuklarına düşkündü. Biri kız, ikisi erkek, cennet çiçeklerini andıran üç tane çocukları vardı. Mutluydular. Her ne kadar kıt kanaat geçinseler de mutlulukları her şeye katlanmasını kolaylaştırıyordu.
Bir gün Rahime Hanım, eşine:

"-Oğullarımızı sünnet ettirelim artık, büyüdüler." dedi.

Eşi ise buna karşı çıktı. İstiyordu ki, sünnet merasimi, mevlitli bir düğün şeklinde olsun. Çocuklar da hevesini alsın...

Gel gör ki, asgarî ücretle çalışıyordu ve buna imkânları yoktu. En sonunda hanımının ısrarlarına dayanamayıp, çocukları bölgedeki hayır sahiplerinin yaptığı toplu bir sünnette ücretsiz olarak sünnet ettirdiler. Büyük oğulları bir hafta içinde iyileşip, eski sağlığına kavuştu.

Dokuz yaşındaki küçük oğlu ise bir ay aradan sonra zoraki kalkabildi. Ve birkaç gün sonra ateşlendi. Ardından eklem yerleri şişmeye başladı. Bu arada on kilo birden almıştı. Parasızlıktan doktora götüremediler. Üç ay ağrı kesicilerle durdurmaya çalıştılar, olmadı. Sonunda borç parayla doktora götürdüklerinde sanki dünyaları başlarına yıkıldı. Çünkü ciğerpâreleri kan kanseriydi. Bir senede iyileşir umuduyla tedaviye başladılar, üç yıl devam ettiler. İlaçlar ve tedavi masrafları, çok pahalı olduğu için tedaviyi durdurmak zorunda kaldılar. Bu zaman zarfında ellerindeki azıcık birikimleri de sabun köpüğü gibi eriyip gitti. Yıkılan ümitleri, âilede başlayan huzursuzluk da başlı başına yıkıma uğratmıştı hepsini...

Rahime hanım, bir yandan eriyen oğluyla birlikte eriyor; bir yandan da duâlarla yaptığı çeşitli otları gözyaşlarıyla oğluna içiriyor ve:

"-Hadi yavrum iç, şifayı verecek Allâh. O diledi mi, bütün dertlere her şey ilaç oluverir diye..." telkinler veriyordu.

Zavallı beyi de çaresizlikten bunalmış, gülen yüzü, âilesine ve hasta oğluna karşı âdeta diken olmuştu. Rahime hanım artık eşini tanıyamaz olmuştu. Oğlunun hastalığını hep Rahime hanımdan biliyordu. Rahime hanım, güleryüz ve müsâmaha gösterdikçe iyice suçlu oluyordu. Oğlunu yatakta gördükçe:

"-Borçlardan bıktım, siz beni âleme rezil ettiniz!..Ben bunun altından nasıl kalkarım?" diye eline geçirdiği sopayla hasta oğlunu dövmeye başlıyordu.

Ana yüreği dayanamıyor, elinden yavrucuğunu almaya çalışınca; kocası ikisini de dövüp sokağa atıyordu. Sabaha kadar ana-oğul sarmaş dolaş ağlayarak geceyi dışarıda geçiriyorlardı. Rahime hanım hep Rabbine sığınıp duâ ediyordu:

"-Ey merhametlilerin merhametlisi Allâh'ım! Senden başka kapım yok. Bütün kapılar kapandı. Bak, senin mülkünde çaresiz, sana sığınıyorum, yavruma şifâ ver!"

Rahime hanım, kapının önündeki sedirin altına battaniye saklamaya başladı. Bazı geceler dışarı atılınca oğlunu battaniyeye sarıyor ve birlikte kapının yanındaki sedirde geceliyorlardı.

Sıkıntılar bitmiyordu. Rahime hanım annesine gidip yardım istedi. Annesi ise:

"-Çocuklarını bırakıp gel, ben sana bakarım." deyince, dünyası bir kere daha yıkıldı. Yavrularını kime, nasıl bırakabilirdi?!. Buna yüreği nasıl dayanırdı. Son bir ümit, kaynanasına müracaat etti. O ise duymazdan geldi, ilgilenmedi bile...


Bütün bu sıkıntılara daha fazla dayanamayan Rahime hanım, ümitsizlik içinde beş vakit namazını aksatmaya başladı. Artık her şeyden, herkesten nefret etmeye başlamıştı.



İşte bu sıralarda sâliha bir komşusu zekat ve fitre paralarını toplamış, bir kap yemekle onu ziyarete gelmişti. Zaten sâliha komşuları da olmasa aç geçecekti bütün günleri. Nasihat etmeye başladı Rahime hanıma:

"-Bak Rahime kardeş, biz sana ne kadar yardım etsek, bizimki sınırlıdır. Ama Rabbimizin hazinesi hudutsuz... Sen O'na bağlan, O'ndan iste. Bol bol namaz kıl, duâ et. Teheccüdlerde bir ana olarak çal o kapıyı. Rabbimiz seni kesinlikle geri çevirmez. Onun merhameti, senin oğluna olan merhametinden daha fazladır." diye teselli etti.

Rahime hanım, Allâh'tan kendisine sabır ihsan etmesini diliyordu, yavrusu için şifâ, eşi için de merhamet!..


Sıkıntılarla dolu bu üç sene hepsinden pek çok şey götürmüştü. Kocası daha önceleri iyi bir insan olmasına rağmen namaz kılmazdı. Şimdi ise çaresizlik, başkasına muhtaç olmak, iyileşmeyen hastalık iyice çileden çıkarmış ve Rahime hanımın yapmış olduğu ibâdetlere karşı alay etmeye kadar götürmüştü, onu... Bir gün sinirleri iyice boşalan kocası, Rahime hanım, gözü yaşlı namaz kılıp duâ ederken kendisiyle alay edip:

"-Sen bol bol havaya konuş, ağla, sana kim yardım eder." deyip kahkaha attı.


O ise daha bir azimle duâya sarılıyor ve şifalı bitkilerden deniyordu.


"-Rabbim şu otları vesile kıl, şifâ ver." diye niyaz ediyordu.


Başka bir gün beyi:


"-Yokluktan bıktım, boşanalım." demek zorunda kaldı. Rahime hanım ise her fırsatta:


"-Sabredelim." diyor ve bir taraftan yaptığı el işiyle evin geçimine yardımcı olmaya çalışıyordu.

Rahime hanım, birgün çevresinden bulduğu parayla oğlunu kontrole götürünce, doktorlar tahlil sonuçlarını mucize olarak değerlendirdiler. Allâh, Rahime hanımın duâlarını kabul etmişti. Yavrucuğunun hastalığı iyileşmişti.


10 gün sonra Ankara'dan, hastahaneden aradılar ve hastalığının tekrarlamaması için bir ilaç geldiğini ve bu ilacı mutlaka kullanması gerektiğini söylediler. İlacın fiyatı ise o günkü fiyatlarla yediyüz otuz milyondu. Rahime hanımın, duânın gücüne inanmak istemeyen kocası ise sevinç gözyaşları içinde:

"-Duâ et hanım, senin duâlarınla buluruz inşâallah." diye çalmadık kapı bırakmadı.

Uzun süredir herkesi kuşatan ekonomik sıkıntılar sebebiyle kimseden ses çıkmadı. Birgün hastahâneden bir hemşire arayıp:

"-Ben sizin için iki yüz milyon topladım, siz ne kadar buldunuz." dedi.


Hiç bulamadıklarını söyleyince, onlara:


"-Haftaya Cuma gününe kadar tamamlayın, haydi siz de biraz gayret gösterin." dedi hemşire.

Komşularından bir hanım, bir bilezik bağışlamaya söz vermişti. Sonra bir bahane uydurarak vaz geçti.


Perşembe günü olmuş, hiçbir kuruş bulamamışlardı. Bilezik vermeyi vaad eden komşusu o akşam kendilerine uğradı ve yeni bir teklifte bulundu.


"-Ben oğlumu evlendireceğim, size yardım edemem. Yalnız sizin şu hiç kullanmadığınız çamaşır makinesiyle fırını satın alarak yardım etmiş olayım." dedi.


"-Kaç para verirsin." dediklerinde;

"-İkisine 100 milyon veririm!.." dedi.


Rahime hanımın deterjan parası bulup da hiç kullanamadığı bu makineyi; açgözlü komşusu böyle bir zor zamanda, yok fiyatına almak istiyordu. Çaresizlik içinde sattılar. Rahime hanım ağladı, yüreği yanmıştı. Kötü komşusunun, kendilerinin zor günlerini istismâr etmesi gücüne gitmişti.


Son bir ümitle, Safranbolu'da oturan bir tanıdıklarına telefon açıp onlardan yardım istediler. Onlar da:

"-Ümit vermiş olmayalım, ama araştıracağız." dediler. Rahime hanıma, beyi:


"-Uğraşma, kimse yardım etmez!" diyordu. Rahime hanım gözyaşları içinde duâya yöneldi.


Gece geç saatlerde telefon çaldı. İsminin Zehra olduğunu söyleyen bir hanım, adreslerini isteyip âcil para göndermek istediğini söyledi. Ankara'ya gidecek yol paraları olup olmadığını sordu, Zehra hanım.


Rahime hanım, utanarak:

"-Yok!.." deyince, yol masrafı için de ayrıca para gönderdi.


Hemen hastahaneye telefon açıp parayı bulduklarını söylediler. Gözyaşları ve şükür duâları arasındayken bir zarf geldi, içindeki para da tamdı.


Sabahın ilk ışıklarıyla otobüse binilip hep birlikte hastahaneye gidildi. Rahime hanımın oğlu, ilk kez ağlamadan sedyeye yattı ve:

"-Anneciğim bu son, bir daha gelmeyeceğiz değil mi? Allâh bana para gönderen teyzeden râzı olsun, onun da en zor ânında yetişsin!" dedi.

Anne-babası da gözyaşları içinde duâya iştirak ettiler.

Hastahanede geçen birkaç günden sonra Rahime hanım, oğluyla eve geldiklerinde, kızı ve oğlu sevinçle karşıladı gelenleri...


Rahime hanım, babalarının nerde olduğunu sordu. Çocuklar da iki gündür ekmek alamadıklarını, babalarının evdeki bakır tencereleri satıp ekmek getireceğini söylediler. Derken babaları geldi. Gözleri gülüyordu. 10 tane ekmek almıştı. Sevinç içinde:


"-Yanına bir çay demleriz, bu gün doyacağız çocuklar..." dedi. "Allâh'a şükür, zor günler geride kaldı."


Rahime hanım, günlerce uykusuz kaldığı için kanepede uyuyup kalmıştı. Gözlerini açtığında beyi, gözyaşları içinde namaz kılıyordu. Namazdan sonra ellerini kaldırıp:

"-Rabbim beni affet, uzun ömür ver. Çalışayım borcumu ödeyeyim, sana iyi bir kul olayım. Rabbim sâliha eşimden de râzı ol, eğer onun sabrı ve Sana olan tevekkülü olmasaydı, ne yapardım?!. Bize para gönderen tanımadığımız kuluna da daha bol mal-mülk ver, hayır ve hasenâtını da devam ettir. Âmin." dedi.

"(Rasûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?"
(el-Furkan, 22)

19 Aralık 2013 Perşembe

HAZRETİ SALİH'İN DEVESİ


HAZRETİ SALİH'İN DEVESİ

Birinci Ad kavmi helak olduktan sonra, onların geri kalanları Vâdi"l Kura ve Şam taraflarını imar ederek hâlâ eserleri bakî olan bir takım eski menziller meydana getirdiler. Büyük binaları barındıran şehirleri, kasabaları ve dağ zirvelerinde oyulmuş san"at eseri mağaraları vardı. Bunların merkezi olan Hıcr şehrinin bakiyesi olarak bir köy vardır ki, Semûd medeniyetinin eserleri Hıcr"in etrafındadır. Birinci Âdın bakiyesi olan bu Semûd kavmi müşrik ve putperest idiler. Allahü Teâlâ kendilerine tevhid akidesini öğretmek üzere içlerinden biri olan kan kardeşleri Salih Aleyhîsselâm"ı peygamber olarak gönderdi. Salih Aleyhisselâm Semûd kavminin orta halli bir ailesine mensuptu. Ancak soy bakımından en itibarlı bir aile idi. Hazreti Salih kavmini hakka davete başlayarak şu nasihatlerde bulundu:

— Ey kavmim! Siz burada müşrik olduğunuz halde Ölümden, âfetten emin olarak bırakılır mısınız? Bu bahçeler, bostanlar, pınarlar, ırmaklar, ekinler, meyvesi hoş hurma ağaçları içinde kalır mısınız? Bir de ince san"atla dağlardan hayrete değer evler yontuyorsunuz. Bunların içerisinde şirk üzere ebedî kalır mısınız? Şu halde Allah"dan korkunuz ve onun Resulü olan bana itaat ediniz!. Ve yeryüzünü fesada verip İslahına çalışmayan şu müşriklerin sözlerine kapılmayınız! Fakat Semûd kavmi Salih Aleyhisselâm"ın bu dâvetine isyan ettiler ve: — Muhakkak sen sihre tutulmuş, çıldırmış kimselerden birisin! Sen de şüphesiz bizim gibi yiyip içen bir kişisin. Eğer sen doğru Peygamberlerden isen, doğruluğuna delîl olacak bir delîl getir! dediler. Hazreti Salih onlara — Ey kavmim, Allah"a kulluk ediniz! O Allah ki, sizin için O"ndan başka ibâdet edecek hiç bir ilâh yoktur. Bunun Rabbiniz tarafından muhakkak bir delili gelmiştir ki, o, sizin için bir delîl olarak Allah"ın gönderdiği şu dişi devesidir. Onu kendi haline bırakınız!. Varsın Allah"ın toprağında Hıcr vadisi otlarından yesin!. Sakın ona bir fenalıkta bulunmayınız!. Sonra sizi çok elemli bir azab yakalar. Şunu da hatırlayınız kî, Allah sizi, Ad kavmini helak ettikten, sonra onlara halef kıldı. Ve sizi bu toprakta yerleştirdi. Düz ovalarında yazlık köşkler ediniyorsunuz. Dağlıklarında da kışlık evler yontuyorsunuz. Artık Allah"ın nimetlerini hatırlayınız da O"na iman ediniz! Ve yeryüzünde fesadçı bir zümre halinde gezmeyiniz!. İşte şu bir deve peygamberliğimin doğruluğuna bir delildir. Bu kuyunun suyunu nöbetle muayyen bir gün devenin içmek hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizin içmek hakkınız vardır. Sakın bu deveye fenalık dokundurmayınız, bunu kesmeyiniz!. Sonra sizi büyük bir günün azabı yakalar! dedi. Salih Aleyhisselâm"ın kavminden îmân etmeyi kibirlerine yediremiyen eşraf güruhu, etbâlarından îmân eden fukara zümresine, onlarla alay ederek: — Siz Salih"in hakikaten Rabbi tarafından bize ve size gönderilmiş bir Peygamber olduğuna inanıyor musunuz? dediler. Fakirler ve zayıflar takımı da onlara: — Biz Allahü Teâlâ"nın Salih Aleyhisselâm"a gönderdiği dîne inanmış kişileriz! diye cevap verdiler. Kibirlenip de îmân etmeyen güruh ise: — Sizin iman ettiğiniz o dîni biz inkâr ediyoruz! dediler ve Allah"ın mu"cizesi olan dişi deveyi boğazladılar ve Allah"ın emrini kabul etmekten kaçındılar. . Salih Aleyhisselâm"a da: — Ey Salih, eğer sen hakikaten Peygamberlerden isen bizi korkutup durduğun azabı getir de görelim! dediler. Bunun üzerine onları bir zelzele, yeryüzünü sarsan şiddetli bir sayha yakaladı da onlar evlerinde çöke kalarak sabaha erdiler. Salih Aleyhisselâm ise onlardan döndü ve dönmeden önce de kendilerine: — Ey kavmim, ben size Rabbimin emirlerini, nehiylerini tebliğ ettim, size güzel öğüt de verdim, Ancak siz hayrınız için çalışanları sevmezsiniz! dedi. Semûd kavminin merkezi olan Hıcr şehrinde dokuz kişilik bir şerli çete vardı. Bunlar Semûd"un mütegallibe takımı idiler. Semûd diyarını İslah değil, ifsâd ediyorlardı. Devenin nöbet günü kuyunun suyunu içip kurutmasına, hayvanların susuz kalmasına canları sıkılarak bu çete ferdleri, Allah adına and içerek aralarında sözleştiler ki, muhakkak Salih Aleyhisselâm"a ve ona îman edenlere bir gece baskını yapalım, öldürelim. Sonra onun vârislerine: — Biz Salih"in ve ehlinin öldürüldüğünü görmedik! diye yemin edelim. Artık sözümüz sözdür, sözümüzde sadık kimseleriz! dediler. Onlar böyle bir hile tuzağı kurdular. Halbuki Hazreti Allah da onlara bir ceza ve helak hazırlamıştı ki, onlar hâlâ anlamıyorlardı. Sonunda müşrikler deveyi boğazladılar, sonra da öldürdüklerine pişman oldular. Bu hadiseden üç gün sonra bir sabah vakti azâb sayhası kendilerini yakaladı da, onlara oydukları sağlam binalar, o kadar servetleri hiç bir fayda vermedi.. imansızların hepsi toptan helak oldu. Yontulmuş evleri yaptıkları zulümler yüzünden bom - boş kaldı. Şüphesiz bu hadisede anlamak ve bilmek kaabiliyeti olan bir kavim için büyük ibret vardır. İman edenler topluluğu ise bu badireden selâmete çıkarıldı. Çünkü onlar şirkten uzaklaşmışlardı. Salih Aleyhisselâm ile birlikte kurtulan mü"minler dört bin kişi idi. Hazreti Salih bu azabın vaki olmasından önce ümmetiyle beraber Semûd kavminin arasından çıkarak Şam tarafına gelmiş, Remle kasabasında kalmıştır. Hazreti Salih kavmi ile yirmi sene yaşadıktan sonra yüz elli sekiz yaşında iken Hadramut"da vefat etmiştir. Hazreti Salih"in yukarda geçtiği gibi, mucize olarak bu dişi deveyi ortaya koyması, Semûd kavminin kıymetli malının deve olmasındandır. Devenin icazkar hali de dolu bir kuyunun suyunu bir defada içmesidir. Bu mübarek hayvan dağlarda otlar, su nöbeti kendisinin olduğu gün gelir, başını kuyuya sokarak bir defada kuyunun suyunu tamamen içermiş. Ertesi gün de Semûd kavmi kuyudan su alır, hayvanlarını su-larlarmış. Resûlüllah aleyhisselâm Tebük harbinde Semûd"un helak olduğu yerde konakladığı zaman sahabîlerine, buranın kuyusundan su içmemelerini ve buradan su almamalarını ilân etti. Ashâb «Ey Allah"ın Resûlü, biz bu kuyunun suyundan alıp hamur yoğurduk, su kaplarımızı da doldurduk» deyince, Peygamber aleyhisselâm «öyle ise hamuru atın, o aldığınız suyuna dökün!» buyurdular. (Â"râf, Hıcr, Nemi ve Şuarâ Sûreleri)

İmanın Yarısı: Şükür



Ebû Hüreyre -radıyallâhü anh-'ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallallâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:


"İsrâiloğulları arasında, biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.


Melek, ala tenliye gelerek:


«-En çok istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:


«-Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi...» dedi. (Bu söz üzerine) melek onu sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:


«-Peki, en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi. Adam:


«-Devedir.» dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek:


«-Allah sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ etti (ve yanından ayrıldı).


Sonra kele giderek:


«-En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:


«-Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda) kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:


«-Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:


«-Sığır...» dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:


«-Allah sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten sonra körün yanına gitti ve:


«-En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:


«-Allâh'ın gözlerimi bana geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa melek:


«-Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:


«-Koyun...» dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir gebe koyun verildi.


Deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu.


Daha sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi ve:


«-Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum.» dedi.


Adam:


«-Mal verilecek yer çoook.» dedi. Melek:


«-Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allâh'ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil misin?» dedi. Adam:


«-Bana bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:


«-Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:


«-Yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:


«-Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allâh'ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam edeceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:


«-Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allâh'a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.


Melek:

«-Malın senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu, arkadaşlarına gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı)."




(Buhârî, Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)

14 Aralık 2013 Cumartesi

Üç Sual ve Bir Cevap



Üç Sual ve Bir Cevap
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;


-Sorun! buyurdu.


İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.

Sormaya başladı:


-Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.


Şems-i Tebrîzî hazretleri;


-Öbür sorunu da sor! buyurdu.


O;


-Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi.


Şems-i Tebrîzî;


-Peki öbürünü de sor! buyurdu.


O;


-Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın! dedi.


Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.


Ve;


-Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi.


Şems-i Tebrîzî;


-Ben de sâdece cevap verdim. buyurdu.


Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:


- Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.


O kimse şaşırarak;


- Ağrıyor ama gösteremem, dedi.

Şems-i Tebrîzî;


- İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, "şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini" sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana;"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.

Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

13 Aralık 2013 Cuma

Hizmеt Edеn misiniz Edilеn mi?



Bir savaş dönüşündе mola vеrilmiş, öğlе yеmеği hazırlamak istеyеn ashab kеsеcеklеri koyunun hizmеtini konuşuyorlar.Biri, bеn koyunu gеtirеyim, ötеki bеn dе kеsеyim, bir başkası da еt hazırlamada görеv alayım, dеrkеn Allah Rеsulü dе oturduğu yеrdеn kalkıyor vе şöylе diyor:



Bеn dе ötеlеrdеn odun toplayıp da atеşi yakayım. Diyorlar ki:
- Haşa, yâ Rеsulallah! Siz oturun, biz hizmеtin hеpsini dе yapar huzurunuza gеtiririz!
Şöylе buyuruyor Allah Rеsulü:
- Bilirim ki siz bütün hizmеti yapar, ayağıma gеtirirsiniz. Ancak bеn başkaları hizmеt еdеrkеn, sеyirci kalmak istеmеm. Bеn dе hizmеt еdеnlеr arasında yеrimi almayı tеrcih еdеrim. Sеyirci kalmak bana ağır gеlir. Hizmеt еtmеk mutluluk vеrir.


Allah Rеsulü hizmеt еdilеn dеğil dе еdеn olmayı böylе tеrcih еdiyor, tükеtеn dеğil dе ürеtеndеn olmayı böylе ibrеtimizе sunmuş oluyor.
***
Bir mеclis biri hakkında konuşuluyor. Biri şöylе söylеdi:
- Bеn onunla hacca gittim, çok ibadеt еdеn birisidir. Hеr konaklamada hеmеn namaza durur, çok ibadеt еdеrdi.
Biri şöylе sordu:
- Hеr konaklamada ibadеt еdеrdi dе dеvеsinin yеmini, suyunu kim vеrir, kеndisinin hizmеtini kim yapardı?
Cеvap:
- Hizmеtini biz yapardık.
- Dеmеk ki siz ondan çok ibadеt еtmişsiniz! Çünkü o, hizmеt еdilеnlеrdеn olmuş, siz isе hizmеt еdеnlеrdеn.
***

Bu konuda еn çarpıcı bir misal dе mеşhur Bağdat vaizi Yahya bin Muaz'ın kardеşinе söylеdiklеrindе. Mеkkе'dе mücavir kalan kardеşi göndеrdiği mеktubunda dеr ki:
Mеkkе'dе durumum çok iyi. Bir dе hizmеtçim var, bana çok iyi hizmеttе bulunuyor.
Hicri 235'in ünlü vaizi kardеşinе göndеrdiği cеvabında şöylе ikazda bulunur:
Hizmеt еdilеn olmakla iftihar еtmе dе hizmеt еdеn olmakla iftihar еt. Zira hizmеt еdilmеk Allah'a mahsustur. Hizmеt еtmеk dе kula mahsustur. Sеn Allah'a mahsus sıfatla muttasıf olmayı düşünmе dе kula ait sıfatla muttasıf olmaya çalış.
Bizim halimiz nasıl, durumumuz nеdir? Hizmеt еtmеyi mi tеrcih еdiyoruz, yoksa hizmеt еdilmеyi mi? Allah'a mahsus sıfat mı, yoksa kula mahsus sıfat mı?

14 Kasım 2013 Perşembe

Bu Hikayenin Kahramanı Siz Olsaydınız Ne Yapardınız…?

Bu Hikayenin Kahramanı Siz Olsaydınız Ne Yapardınız…?

Oturdugu banktan kalkti, üzerindeki denizci üniformasini düzeltti ve sehrin
büyük tren istasyonundaki insanlari incelemeye koyuldu. Gözleri o kizi
ariyordu, kalbini çok iyi bildigi, ama yüzünü hiç görmedigi, yakasinda gül
olan o kizi. Ona olan ilgisi bundan on üç ay önce Florida’da bir kütüphanede
baslamisti. Raflardan aldigi bir kitabin içindeki yazidan
çok etkilenmisti. Kitaptan degil, sayfalardan birinin kenarinda
kursunkalemle yazilmis minik notlardan.. Yumusak el yazisi düsünceli bir
ruhu ve insanin içine isleyen bir karakteri yansitiyordu. Kitabin bas
sayfasinda, o kitabi en son okuyan kisinin ismini gördü: Bayan Hollis
Maynell. Biraz zaman ve çaba sonunda adresini buldu. Bayan Maynell New
York’ta yasiyordu. Blanchard ona kendisini tanitan ve mektup arkadasi olmayi
teklif eden bir mektup yazdi. Ertesi gün de Ikinci Dünya Savasi’na katilmak
için Avrupa’ya dogru yola çikti. Daha sonraki bir yil bir ay boyunca
birbirlerini mektuplarla tanidilar. Her mektup kalplerine düsen bir sevgi
tohumuydu sanki. Bir romantizm basliyordu.Blanchard kizdan bir resmini
istemisti, ama kiz reddetti. Kendisini gerçekten önemsiyorsa nasil
göründügünün ne önemi vardi?.Sonunda Blanchard’in Avrupa’dan dönüs günü
geldi çatti. Ilk bulusmalarini ayarladilar. New York Tren Istasyonu’nda
aksam saat tam 7′de.”Beni taniman için”diye yazmisti kiz mektubunda,
“Ceketimin yakasinda kirmizi bir gül takili olacak”.Iste saat tam 7′ydi ve
Blanchard yüzünü daha önce hiç görmedigi, ama kalbini sevdigi o kirmizi
güllü kizi ariyordu. Hikayenin gerisini Bay Blanchard’dan dinleyelim:”
Birden genç bir kizin bana dogru yürüdügünü farkettim.
Ince ve uzun boylu,dalgali sari saçlari o güzel kulaklarinin önünden
omuzlarina düsmüs..
Çiçek rengi mavi gözlü. Dudaklarinin ve çenesinin muntazam kivrimlari ve
açik yesil giysisiyle insana sanki baharin geldigini müjdeleyen bir kizdi.
Ben de ona dogru yürümeye basladim. O kadar etkilenmistim ki yakasinda gül
olup olmadigina bakmak aklima bile gelmedi.Ona yaklasinca, dudaklarinda
hafif bir gülümsemeyle bana ‘Benimle ayni yöne mi gidiyorsun, denizci?’ diye
fisildadi. Neredeyse kontrolsüz bir sekilde ona dogru bir adim daha attim,
ve o anda Hollis Maynel’i gördüm. Kizin tam arkasinda duruyordu. 40′ini
çoktan geçmis, grilesmeye baslamis saçlarini sapkasinin altinda toplamis..
Sismana yakin, kisa boylu, kalin bilekli ayaklari topuksuz ayakkabilara
gömülmüs. Kafami çevirdim, yesil giysili kiz hizla uzaklasiyordu. Kendimi
ikiye bölünmüs hissettim; arzularim kizi takip etmemi, ta içimden gelen bir
istek ise ruhu bir yildir bana eslik eden kadinla kalmami söylüyordu. Iste
orada öylece duruyordu. Solgun, kirisik surati kibar ve duygulu,
gri gözleri sicakti. Çekinmedim. Beni tanimasini saglayacak mavi deri ciltli
kitabi ona dogru tuttum. Bu ask olamazdi, ama, mutlaka degerli, belki asktan
da güzel, çoktan beri minnettar oldugum ve olacagim bir arkadaslik gibi bir
sey olabilirdi. Kadini selamladim, her ne kadar gizlemeye çalistiysam da pek
basaramadigim hayal kirikligimi belli eden sesimle
‘Ben Tegmen John Blanchard, siz de Bayan Maynell olmalisiniz. Sizinle
bulusabildigim için çok mutluyum. Sizi yemege götürebilir miyim?’ diye
sordum. Kadinin yüzüne bir gülümseme yayildi: ‘Neden bahsettigini bilmiyorum
delikanli’ dedi, ama su az önce buradan geçen yesil elbiseli kiz bu kirmizi
gülü yakama takmami rica etti benden, ve eger siz beni yemege davet edecek
olursaniz kendisinin sizi caddenin karsisindaki büyük restoranda bekledigini
söylememi istedi. Dedigine göre bu bir çesit sinavmis …




Copyright @ 2013 Hayallere Giden Yol. Designed by Elementx | Love for Siristatlı